SEVGİ - HİKAYE

SEVGİ

Cumartesi günü kahvaltıdan sonra ilçedeki öğretmenevine gitmek için yola çıktım. Güneşli, tertemiz bir sonbahar günüydü. Yoldan giderken esnafların hep kapılarda olması, kendi aralarında muhabbet etmeleri hoşuma gitmişti. Demek ki onlar da kapalı alanlarda oturarak böyle bir günün heder olmasını istemiyorlardı.

Kapıdan girdiğimde masaların boş olduğunu, yalnız bir masada yabancı birinin oturduğunu gördüm. İlçe küçük olduğu için yabancı birisi hemen tanınıyordu. Masasına gidip tanışmak amacıyla:

  • Merhaba arkadaşım hoş geldiniz, dedim. O da nazik bir şekilde
  • Hoş bulduk, buyurun oturalım, dedi. Ocakçı hemen yanıma geldi. Ona iki çay söyledim ve tanışma faslına devam ettik. Ben ismimi ve görev yaptığım okulu söyledim. O da:
  • Arkadaşım bende İlçe Milli Eğitim emrine öğretmen olarak Şırnak’tan tayinle geliyorum, dedi. Kırşehirli olduğunu adının da Mehmet olduğunu söyledi. Çaylarımızı içerken terör yüzünden 7–8 yıldır çok sıkıntı çektiğini anlattı.

İlçe Milli Eğitim Müdürümüzle geçmişten gelen bir dostluğumuz vardı. Mehmet Hoca’yı merkeze yakın bir yere vermesi için ricada bulundum. Sağ olsun ricamı kırmadı. Mehmet Hoca’yla iki yıl süren bir dostluğumuz oldu. Çok nazik, sporu seven, insanlarla kaynaşmayı çok çabuk becerebilen, adam gibi adamdı. Bir sene önce beşinci sınıftan mezun ettiği öğrencilerinin durumlarını şimdiki öğretmenlerinden soruyor, duyduğumuz kadarıyla da onlara maddi yönden yardımcı oluyormuş.

Bir gün, top sahasında maç arasında banklara oturduk ve konuşmaya başladık. O an aklıma geldi. Ona:

  • Mehmet Hoca niçin bugüne kadar evlenmedin, dedim.

Duraksadı gözlerini dağlara doğru çevirdi ve:

  • Vermeyi kendine şiar edinen birini henüz bulamadım. Öyle birisini bulursam evlenirim, dedi.

Önce Mehmet Hoca şehre tayin oldu. Ondan beş sene sonra da benim tayinim çıktı. Ara sıra Mehmet Hocanın öğrencilerinden onun hakkında bilgiler alıyordum. Duyduğuma göre iyi bir okulda görev yapıyormuş. Araba almış, bahçeli bir de ev yaptırmış. Annesi ve babası öldüğündeyse memleketteki tüm mirasını satarak kendisine bir düzen kurmuş.

24 Kasım Öğretmenler Günü’ydü. Şehir merkezinde tüm öğretmenlere de açık olan bir etkinlikte Mehmet Hocayla karşılaştık. Yanında bir de bayan vardı. Beni onunla tanıştırdı.

  • Eşim Ayşe, dedi.

Öyle sevinmiştim ki. Demek aradığını bulmuştu. Heyecanımdan neler söylediğimi bilemedim. Sadece:

  • Hayırlı olsun. Allah mesut etsin, dedim.  Birbirimizden telefonlarımızı alıp mutlu bir şekilde ayrıldık.

Aradan bir beş yıl daha geçmişti. Bir yaz tatilinde eski görev yerime bir düğüne gitmiştim. Mehmet Hocanın eski muhtarı yanıma bana:

  • Hocam duydun mu? Dedi.

Ben:

  • Hayrola muhtar, dedim.
  • Senin arkadaşın Mehmet Hocanın eşi hastalanmış, bayağı da ciddiymiş, dedi.

Şehre dönünce Mehmet Hocayı aradım. Telefonu açan olmadı. Ertesi gün ders çıkışında okuluna gittim. Rapor aldığını hastanede bulabileceğimi söylediler. Tıp fakültesindeki müracaattan Mehmet Hocanın eşinin hangi bölümde olduğunu öğrendim. Maalesef söylenenler doğruydu.

Ayaklarım gitmiyordu ama başka da bir çarem yoktu. Hiç olmazsa halini hatırını sorup bir ihtiyacı olup olmadığını öğrenip dönerim diye düşünmüştüm. Hastanenin koridorunda Mehmet Hocayı gördüm. Saçları bembeyaz olmuş avurtları çökmüş o neşeli, hayat dolu adam adeta gitmişti.

Onu öyle görmek beni de çok üzmüştü. Ayşe Hanım onkoloji servisinde yatıyor, ziyaretçi almıyorlardı. Mehmet Hoca ile hastanenin önündeki kafeteryaya oturduk. Onunla hiç olmazsa dertleşeyim dedim. İki çay söyleyip tenha bir yere oturduk. Mehmet Hoca anlatmaya başladı.

  • Hocam maalesef eşim önce göğüs kanserine ardından da lösemiye yakalandı. Hastalık sinsi bir şekilde ilerlemiş biz anlayamamışız, dedi.

Hem anlatıyor, hem ağlıyordu. Sadece dinliyordum. Onun çaresizliği beni çok üzüyor ama yapabileceğimiz çok da bir şey yoktu. Bu arada Mehmet Hoca anlatmaya devam ediyordu.

  • Hocam bana yıllar önce sormuştun hani evlenmeyecek misin diye. Bende sana “Vermeyi kendine şiar edinen birisini bulabilirsem evlenirim.” Demiştim. İşte eşim öyle bir insan. Onunla bir veli toplantısında tanıştık. Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan öğrenciler bizim okulumuza devam ediyorlardı. En az on beş tane çocuğun velisi olmuştu. Yani gönüllü anneydi. Hem de bekâr bir anne. Çocukların ihtiyaçlarını karşılamak için canla başla çalışan, babadan kalma evi, arsaları onları mutlu etmek için gözünü kırpmadan satabilen bir insan. Mübarek gün ve gecelerde tüm komşuları kapı kapı dolaşıp ikramlarda bulunabilecek kadar gönlü geniş bir insan. Biz evlenmeden önce bahçeli bir evde oturuyordu. Mahallenin çocukları, kedileri, köpekleri bu bahçeden nasibini alıyorlardı. Kasaplar, bakkallar herkes eşimi tanıyor bu hayvanlara katkı olsun diye bir şeyler biriktiriyorlardı. Evlendiğimizde ben otuz beş, o da otuz dört yaşındaydı. Benim evime taşınırken tek şartı vardı. Kedi ve köpeklerde eve gidecekti. Götürebildiklerimizi oraya götürdük. Çocukları ihmal etmemek için sabah namazında kalkıyor, evin tüm işini bitirip benimle beraber okula geliyor, bazılarını da yurda gidip ziyaret ediyordu. Yılın on iki ayı kazak, çorap örerdi. Herkesin bir iki çocuğu vardı, eşimin ise bir gönül dolusu…

Halen hasta yatağında bile bana “Mehmet yavrucaklar yetim öksüz kaldılar.         Allahtan şifa istiyorum ama o yavrucaklar için.” Deyip ağlıyor ve dua ediyor. Kendi           çocuğumuzun olmayışını ne o ne de ben dert ettim. Çünkü bizim, ihtiyarladığımız da           kapımızı çalacak çocuklarımız var.

Bir yıldan beri hastanelerdeyiz. İzin, rapor almaktan artık utanıyorum.      İdarecilerimiz iyi insanlar ama çocuklara üzülüyorum. Geçen hafta bir gün okula gittim, benim geldiğimi gören çocuklar ellerinde çiçeklerle, mektuplarla geldiler.  “ Hocam, bu gülleri ve mektupları Ayşe annemize götür.” Dediler. Hepsi de       ağlıyorlardı. Öğretmen arkadaşlar onların bu vefasından etkilenip bana. “ Mehmet Bey   hem öğrencilerin, hem de yurttan gelen çocuklar önce Allah’a sonra bize emanetler. ”     dediler. Gönlüm rahattı. Ders bitiminde hastaneye adeta uçarak geldim. Tüm olup          biteni eşime anlattım. Gözlerinden sicim gibi yaşlar boşandı. Gülleri karşısına dizdirdi.            Mektupları kokladı, öptü. “Yavrularım” deyip deyip ağladı. Bana dönerek:

  • Gördün mü Mehmet! Allah ne kadar büyük, bir kapıyı kapatıyor ama onlarca yeni kapılar, gönüller açıyor, dedi. Arkadaşlarımın çocukları sahip çıkmasından çok hoşnut olmuştu. Hatta bir ara:
  • Mehmet, rahat ölebilirim artık. Rabbimden sadece imanla ölmek istiyorum dedi. Bende:
  • Daha yapacak çok işimiz var hanım, pes etmek yok diyebildim.

Çayımızı mı içtik yoksa gözyaşlarımızı içtik belli değildi. Ben bir ara:

  • Bak hocam, maddi anlamda bir sıkıntın olursa hiç çekinmeden söyle, dedim. Gözlerini kaldırdı ve:
  • Eşim için evi sattım, tüm birikimlerimizi de tükettim, ama helal olsun. Elimde bir araba ile maaş kaldı. Evimde şuanda kiracı olarak kalıyorum. Sorduğun için sağ ol, dedi.

Mehmet Hocadan ayrılmak zordu ama onun da eşinin yanına dönmesi gerekiyordu. Araba gelirken Mehmet Hocanın on yıl önce ki hayat dolu hali ve birde şimdiki hali gözümün önüne geliyor, üzülüyor gözyaşlarıma hakim olamıyordum.

Mehmet Hocayı artık her hafta sonu ziyaret ediyor onu yalnız bırakmamaya, derdine ortak olmaya çalışıyordum. Ayşe Hanımın durumu her geçen gün daha kötüye gidiyordu. Kan ve trombosit yetiştiremiyorlardı. Mehmet Hocanın çalmadığı kapı kalmamıştı. Her kapıdan da dolu gelmesine karşın vücut kan ve trombosit üretmediği için ihtiyaç bitmiyordu. Yengenin artık damarları da iflas etmişti.

Bir gün sabah namazı vakti telefonum çaldı. Arayan Mehmet Hocaydı. Telefonda ağlayarak bana:

  • Hocam, Ayşe’yi kaybettik, dedi.

Hemen hastaneye koştum. Hastanede cenaze işlemleri yapılıyordu. Mehmet Hocaya sordum:

  • Hocam, zor ama yengenin bir vasiyeti var mıydı? Nereye defnedeceğiz dedim. Mehmet hoca tükenmiş vaziyette
  • Var hocam dedi. Yurdun üst tarafında bir mezarlık var. Oradan yerini yıllar önce almış. Çocuklar yürüyerek gelebilsinler diye, dedi.

Gözyaşlarımız sel olup akıyordu. Mehmet Hoca ve eşinin akrabaları ve yurttan öğrenciler kabre geldiler. Yengemiz zaten kuş gibi kalmıştı. Gözyaşlarımız onun kefenini ıslatıyordu. Hele çocuklar çok üzülmüştü.

Kabristanın ana kapısında Mehmet Hocayla yan yana durduk. Gelenler dağıldıkları halde çocuklar hala kabrin yanından ayrılmıyorlardı. Yurttan gelen görevlilerin zorlamalarıyla kapıdan en son onlar çıktılar. Mehmet Hoca tekrar kabre yaklaştı, oturdu. Eşine sağmışçasına seslendi.

  • Ayşe sen Allah’a kavuştun. Hiçbir şey kaybetmedin. Allah’a kavuşan ne kaybeder ki! Ben seni kaybettim. Ama zannetme ki seni tanıdığım için üzgünüm, sana kısa süre için de olsa eş olmaktan dolayı çok mutluyum. Seni sevmeye devam edeceğim. Bu ayrılık çok üzün sürmeyecek. İyi ki seni tanımışım, iyi ki seni sevmişim. Şimdi bana düşen sabır ve dua, dedi.

Onun bu metaneti karşısında diyecek hiçbir şey bulamadım. Sadece:

  • Gidelim Mehmet Hoca. İmam talkın için bizim çıkmamızı bekliyor, diyebildim.