ONLAR NASIL YAZDILAR? Nasıl Yazar Olunur?

ONLAR NASIL YAZDILAR?

Yazar, şair olabilmek, ne kadar zor bir iş gibi gelir eline ilk kez kalem alan birine?

Hiçbir hazırlığa ihtiyaç duymadan, sular seller gibi konuşuruz çoğu zaman. Ancak “Konuştuklarınızı yazıya dökün.” denilse meydanda hiç kimseyi bulamazsınız diyemem ama muhatapların, hatırı sayılır derecede azalacağı bir hakikattir.

Peki, çoğunluk yazmaktan bu kadar çekindiği halde, kütüphaneleri dolduran onca kitabın yazarı, mecmualarda, gazetelerde üstelik her gün yazan kişiler, kendilerini nasıl yetiştirdiler, nasıl yazar oldular?

Tanınmış yazar veya şairlerin talebeleri, çocukları olmaları, çok okumaları, medeni cesaretleri, başarısızlıktan yılmamaları, doğru zamanda doğru yerde bulunmaları mıdır onları yazar yapan? Yoksa bunların hiçbiri değil de sadece kendilerini iyi yetiştirmeleri midir? Faruk Nafiz, her ne kadar bir röportajda “İlhama inanır mısınız?” sorusuna Hem de nasıl, perisi ile beraber… Hislerimizin, heyecanlarımızın en dolgun zamanında, bir tesadüf, bir hadise, bir manzara, bir yüz, ne diyeyim, herhangi bir vesile, şimşeklerin boşalmasına meydan verir; bu infilak, bence, ilhamın ta kendisidir.” (1) demişse de şair, yazar olmada başka faktörlerin de bulunması pek tabiidir. Peki, nedir bu faktörler?

Yazarlıkta sosyal çevrenin tesiri

Şair, yazar veya sanatçı bir anne- babanın evladı olarak büyüyen birçok kişinin yine şair, yazar, sanatçı olması, bunda ailenin ne kadar tesirli olduğunu göstermektedir. Sözgelimi Munis Faik Ozansoy bu tesiri:“Diyebilirim ki bende şiir alışkanlığı konuşma ile birlikte başlar. Babamın, kız kardeşimi kucağına alıp: ‘Ettikçe seni dizinde takbil / Şair de çocuktur ey kızım bil!’ yahut benim yanağıma parmağını dokunarak ve çocuk gözlerime bakarak:‘Bir şey kalacak ki nam derler / Hoş bulmalıdır hitam derler’ dediğini, kırk senenin ötesinden şimdi bile duyar gibiyim… Bu ve buna benzer mısralar, bende şiire bir yakınlık uyandırmakta gecikmedi.” sözleriyle açıklamış ve bir şiirini:“Şair değilim sade / Şair oğlu şairim.”mısralarıyla bitirmiştir. (2)

Yazarlığını babasının kendisiyle alâkadar olmasına bağlayan Süleyman Nazif de şunları söyler: “Babam yazma ve araştırmadan bir dakika uzak kalmaz bir zattı. Onu taklit hevesi beni ta küçüklüğümde muharrir ve şair olmağa sevk etti… Pederim, bir gün Namık Kemal Bey’in Evrak-ı Perişan’ını vererek mukaddimesini sesli olarak okumamı emretti. Hatasız okuyuşum hoşuna giderek mükâfaten kitabı bana verdi… Yazdığım gazelleri bir müddet pederim tashih eder ve açık, anlaşılır söyleme kaidelerini bu tashihler sırasında talim ederdi…” (3)

Diğer taraftan yazarlığa nasıl başladıkları sorulduğunda çoğu zaman yazma heveslerini öğretmenlerinden aldıklarını söyleyen yazarlar da vardır. Sözgelimi Yahya Kemal, Nazım Hikmet’in; Eflatun Cem Güney ve Faruk Nafiz, Behçet Kemal’in; A. Hamdi Tanpınar, A. Muhip Dıranas’ın hocasıdır. Çoğu yazarı, yazar olmaya öğretmenleri teşvik etmiş ve onlara yazdıklarını neşretmede yardımcı olmuştur.

Daha lise talebesiyken öğretmeni A. H. Tanpınar tarafından keşfedilerek teşvik edilen edebiyatçılardan biridir Dıranas. Necip Fazıl, bir gün Tanpınar’ın kendisine  “Seni edebiyat hocası olduğum liseye götüreyim de genç bir istidatla tanıştırayım.”  dediğini, birlikte okula gittiklerini ve Dıranas çağrılınca ona Necip Fazıl’ı tanıtarak: “Muhip, kim var yanımda biliyor musun? Seni tanısın diye buraya getirdim.” (4) deyince Dıranas’ın çok sevinip kendisiyle tanışmanın heyecanını yaşadığını belirtmektedir.

Turan Oflazoğlu da bir hocasının kendisini “İşte Hamdi, sana sözünü ettiğim öğrencim.” diyerek Tanpınar’a tanıttığını belirtiyor ve tiyatro alanında çalışmalara başlamasında öğretmenlerinin tesirini “İlk şiirlerimi yazdığımda yayımlamıyor, birkaç dostuma, bir de Takiyettin Bey’e okuyordum… Bu şiirlerden bazılarını Tanpınar’a okumamı istedi hocam. Tanpınar, ‘Senin şiirlerinde dramatik bir doku var, sen mutlaka tiyatroyu da denemelisin.’dedi.”sözleriyle dile getirmektedir. (5)

Şair ve yazarlarla sürekli temas halinde bulunmanın tesiri de büyüktür kişinin yazma kabiliyetinin gelişmesinde. Yazarlık yoluna girenlerin yazdıklarını başkalarına göstermeleri, onların görüşlerinden istifade etmeleri özellikle yolun başında olanların bu yolda daha emin adımlarla yürümelerini sağlayacaktır.

Kendini geliştirme

Birçok yazar ve şairimiz, okumanın, kendini geliştirmedeki tesirine ayrı bir ehemmiyet atfetmiş ve sürekli okuyup kendini geliştirmeyi tavsiye etmiştir. Bu konuda Mehmet Çınarlı “Bugünün şairinin eski şairlerimizi okuması, hazmetmesi gerekir… Bugünün Türk şairinde Fuzuli’den, Baki’den, Yunus Emre ve Karacaoğlan’dan bir iz, bir koku bulunmalıdır. Aksi takdirde asırlarca çekilen emekler boşa gitmiş, bugünün şairi, temeli bulunmayan bir bina ortaya getirmiş olur. Böyle bir binanın ayakta durması mümkün değildir… Tanımak için de durmadan okumak, incelemek gerekir. Peşin hükümlere aldırmadan, birtakım saplantılara komplekslere kapılmadan, kendilerinden önce eser vermiş şairlerin, fikir ve edebiyat adamlarının ne yaptıklarını, nereden başlayıp nereye geldiklerini öğrenecek, daha sonra kendi hedeflerini tayin edeceklerdir.”  (6) diyerek şair ve yazar olmak isteyenlere ayakta durmanın yolunu tarif etmiştir.      

İlk çalışmalar

İlk yazılarda, eserlerde bazı eksikliklerin, olması tabiidir. Zamanla ustalık, üslup kazanacağının farkında olmalıdır yazarlık yolunun yolcusu. Cengiz Aytmatov yazmaya başlamanın zor olduğunu “Romana başlarken tekrar tekrar yazdığım ve beğenmediğim girişler olmuştur. On defa, yüz defa yazdıklarım olmuş, beğenmemişimdir. Onu ben kendi özümde yakalamaya çalışırım; yakaladığım anda da gelişmeye geçerim.” (7)  sözleriyle belirtir.

Mehmet Kaplan’ın “Çocukça bularak hepsini yırttığım şiirler, romanlar, destanlar kaleme aldım.” (8) sözünde ifade ettiği gibi birçok yazarın ilk yazdıklarını, neşretmedikleri hatta imha ettikleri göz ardı edilmemelidir. Başladığı bir eseri kısa sürede bitiremeyebilir yazar, şair. Bunun yanında yazar, bitti dediği bir eseri aradan yıllar geçmiş olsa bile sonradan değiştirebilir. Bazı yazarlar, yarım kalan çok sayıda eserleri olduğunu veya bazı eserlerini bitirmelerinin yıllar aldığını ifade etmişlerdir.

Ön hazırlık

Roman, hikâye, tiyatro, makale gibi türlerde yazan birçok yazar, yazmaya başlamadan önce konuyla alakalı belgeler toplayıp tasnif etmiş, konunun taraflarıyla görüşüp notlar almış, sonra da notlarını gözden geçirip eserini yazmıştır. Kaynaklarda Tolstoy’un, “Savaş ve Barış”a başlamadan uzun zaman at üstünde konunun geçtiği yerlerde dolaştığı, Emile Zola’nın bir roman yazmak için maden işçisiyle beraber günlerce yaşadığı bilgisi (9) yer almaktadır.

Yakup Kadri, “Yaban” romanına Anadolu’da günlerce dolaşıp notlar aldıktan sonra başladığını “Ben muharebe esnasında uzun müddet Orta Anadolu köylerinde dolaştım. Oralarda geçmiş birçok hikâye dinledim. Birçok hadiseye şahit oldum, birçok tip gördüm…” (10) sözleriyle ifade etmiştir.

“Tarihe dayalı oyunları yazmadan önce tarih kaynaklarına yöneliyor. Bu bilimin bana sağladığı bütün belgeleri inceliyor, bu arada gerekli notlar alıyorum. Daha sonra kuluçka dönemi başlıyor. Tarihin kişileriyle birlikte yaşıyor, onlarla sevinip onlarla kaygı duyar hale geliyorum… Örneğin Sultan Murat, Kösem Sultan, Topal Recep Paşa oluyorum.” (11) diyen Turan Oflazoğlu ön hazırlığın kendisi için ne derece ehemmiyetli olduğunu dile getirmiştir.

Bazı yazarlar ayrıntıları iyi tespit edebilmek için olan biteni ustalıkla gözlemiştir. En sıradan durumları bile bir hikâyeleştiren yazarlardan biri de Sait Faik’tir. Necip Fazıl; onun, hikâyelerini yazarken gözlem kabiliyetinden faydalandığını, bir karşılaşmasında bir hikâye kahramanını takip ettiğinden kendisiyle konuşmak için bile durmadığını belirtir ve “Kumral saçının perçemleri uçuşan, yalınayak, mintanı yırtık pırtık, suratı leke ve tırmık izleri içinde, ağzında yerden aldığı bir izmarit, 15–16 yaşında bir balıkçı çocuğu ve arkasında vecd ve aşka gömülü, bu çocuğu takip eden Sait Faik…”  diyerek bu manzaranın onun hikâyelerinden mülhem bir tasvir olmadığını, Sait Faik’i bizzat bu durumda gördüğünü ve aralarında:

“Nereye gidiyorsun, Sait Faik?

Görüyorsun!

Dur bir dakika konuşalım!

Duramam! Kaçırmamalıyım!” (12)  şeklinde bir konuşma geçtiğini nakleder.

Nerede ve ne zaman yazmalı

Nerede, ne zaman yazılacağı herkes için farklı bir durum arz etmekle beraber yazar, kendisiyle baş başa kalabileceği bir mekânda ve zamanda yazma işine başlayabilir. Kişinin bir odasının, kendi başına kalabildiği saatlerin bulunması bir zarurettir. Bilgisayar, internet gibi teknolojik imkânların bilgiye daha kolay ulaşmayı, aynı malzemeyi farklı yerlerde kullanabilmeyi mümkün kılması, günümüz insanının işini kolaylaştırmaktadır. Mühim olan yazmak maksadıyla masa başına geçebilmektir. Refik Halit bu konuda gerekenleri “ Çalışmak için daima zaman bulunur… İş, zamanı seçebilmek ve kendine getirebilmektir. Her şeyden evvel muharririn bir odası olacak. Sonra ‘Ben çalışacağım.’diyecek. Bir iş yapar gibi çalışacak. Çalışmayı intizama sokmak lazım gelir. Çalışmak haysiyetli bir şeydir. Onun şerefi vardır. ‘Ben hikâye yazıyorum.’deyince ‘eser yaptığına’ kendini ikna etmelidir. Matbaa makinesinin yanında eser yazılmaz.” (13) şeklinde sıralar.

Ziya Osman Saba ise ne zaman ve nasıl yazdığını şu sözleriyle belirtir “Evvela şunu söyleyeyim ki masa başına –öyle çalışma masam filan da yok ya, ekseriya dizlerimin üzerine bir sümen koyup yazarım- yalnız nesir yazmak için otururum. Tabii hazırlıklı olarak… Nesir yazarken aklıma, evvelden yazmayı tasarladıklarımdan başka şeyler de gelirse zevklenir, heyecanlanır, iyi bir günümde olduğumu sanıp rahatsız edilmek istemem. Bu yüzden nesirlerimin hemen hepsini, sabahları erken kalkıp yazdım… Sabahlar, bilhassa, çalışmayı biraz daha uzatabildiğim Pazar veya tatil sabahları…” (14)

 Netice olarak “yazmak”; gayret, çalışma isteyen bir iştir. Kimse gecesini gündüzüne katmadan, bir çırpıda şair, yazar olmamıştır. Ancak zaman ayırıp kendini geliştirerek yazdıklarını düzeltme zahmetinden kaçmayanların bu yolda emin adımlarla mesafe kat edebilecekleri söylenebilir. Mehmet Akif’in “Kolay mı yazarsınız?”sorusuna verdiği “Hayır!” cevabından sonra “Çok uğraşırım… Epeyi çalışırım… Mevzuu uzun boylu kafamda işlerim… Nihayet kâğıt üzerine naklederken de hayli yorulurum.” (15) demesi de yazarlığın devamlı çalışmayı gerektiren bir meşgale olduğunu göstermektedir.

Mahmut SUCU

Kaynaklar:

  1. Faruk Nafiz Çamlıbel Güzel Yazılar Röportajlar, TDK s. 251 Öz Dokuman
  2. Güzel Yazılar Röportajlar, TDK s.174
  3. Süleyman Şevket Tanlı, Tarih Boyunca Güzel Yazılar s. 242
  4. Babıâli s.158 Necip Fazıl

5.Turan Oflazoğlu Güzel Yazılar Röportajlar, TDK s.  334

  1. Mehmet Çınarlı Güzel Yazılar Röportajlar, TDK s. 296–304 Zeki Gezer

7.Cengiz Aytmatov Güzel Yazılar Röportajlar, TDK s. 331 İsmail Parlatır

  1. Mehmet Kaplan Güzel Yazılar Röportajlar, TDK s. 258 Konur Ertop
  2. Yakup Kadri, Güzel Yazılar Röportajlar, TDK s. 16 Yaşar Nabi
  3. Güzel Yazılar Röportajlar, TDK s. 12 Yaşar Nabi
  4. Turan Oflazoğlu Güzel Yazılar Röportajlar, TDK s. 335
  5. Babıâli s. 241 Necip Fazıl
  6. Refik Halit Güzel Yazılar Röportajlar, TDK s. 77 Hikmet Münir
  7. Ziya Osman Saba Güzel Yazılar Röportajlar, TDK s. 122
  8. Mehmet Akif Güzel Yazılar Röportajlar, TDK s.63 Kandemir

NOT: Bu yazı, ÂFÂK dergisinde Mayıs 2012’de yayımlanmıştır.