Hz. Bediüzzaman Said Nursi'nin Hayatı ve Özellikleri

Hz. Bediüzzaman Said Nursi'nin Hayatı ve Özellikleri

Bediüzzaman Said Nursî, 1876'da Bitlis vilayetine bağlı Hizan ilçesi Nurs köyünde dünyaya geldi. Çocukluğunda çevresindeki medreselerde eğitim gördü. Kendisinde görülen harikulade zeka ve hafıza sebebiyle önceleri Molla Said-i Meşhur diye tanındı. Daha sonra "Zamanın Harikası" anlamında "Bediüzzaman" ünvanıyla şöhret buldu.

Talebelik yıllarında temel İslamî ilimlerle ilgili 90 kitabı ezberledi. Her gece bunlardan birini tekrar ediyordu. Bu tekrarlar O'nu, Kur'an ayetlerini derinlemesine anlamasına birer basamak oldu ve her bir Kur'an ayetinin bütün kâinatı ihata ettiğini gördü.

1900'lü yılların başında, doğuda Medresetü-z Zehra adında, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir İslam Üniversitesi kurmak fikriyle ülkenin yönetim ve hilafet merkezi olan İstanbul'a geldi ve hayatı boyunca bu fikrini gerçekleştirmek için gayret gösterdi. Doğrudan istediği şekilde bir üniversite kuramamakla birlikte dünyanın her tarafına uzanan ilim evleri açılması ile Bediüzzaman'ın hayalini kurduğu ilim yuvaları farklı bir şekilde vücud buldu.

1. Dünya Savaşı yıllarında doğu cephesinde gönüllü alay komutanı olarak hizmet etti. Savaş esnasında yaralanıp 2,5 yıl Rusya'da esir kaldı. 1917'deki Bolşevik İhtilali esnasındaki kargaşadan yararlanıp esaretten kurtuldu. Dönüşte, Genelkurmay'ın kontenjanından Osmanlı'nın en üst düzey dinî danışma merkezi olan Dar-ül Hikmet-il İslamiyye'de görev yaptı. İngilizlerin İstanbul'u işgali yıllarında onların aleyhinde Hutuvat-ı Sitte adıyla bir risale neşretti.

Anadolu'da başlatılan İstiklal mücadelesine destek verdi.

1925 yılında Van'da eğitim faaliyetlerinde bulunurken, o sırada meydana gelen Şeyh Said hareketi sebebiyle, bu harekete karşı çıktığı halde tedbir olarak önce Burdur'a, ardından Isparta ve Barla'ya gönderildi. Burada 8 yıl kaldı. Risale-i Nur isimli Kur'an tefsirinin çoğu bölümlerini burada yazdı. Eserleri ve fikirleri sebebiyle Eskişehir Mahkemesine sevk edildi.

Sürgüne gönderildiği Kastamonu'da eserlerini yazmaya devam etti. 1943'te Denizli Mahkemesi'ne, 1948'de Afyon Mahkemesi'ne sevk edildi. Mahkemeler beraatla neticelendi.

1950'de çok partili hayata geçildiğinde dini hak ve hürriyetler genişledi. Bediüzzaman, bu dönemde eserlerini matbaalarda bastırdı.

Bediüzzaman Said Nursi, 23 Mart 1960'ta Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Okuduğunu Ezberlerdi
Bu hikâye, 1876 yılı baharında serin bir seher vakti Bitlis’e bağlı Nurs köyünün kıbleye bakan yamacındaki toprak damlı, kerpiç duvarlı evlerinde başlar.
Babası Mirza Efendi, ona Muhammed Said ismini verir. Said’in babasının ismi Mirza, annesi ise Nuriye Hanım’dır. Mirza Efendi’nin altı çocuğundan birisi olan Said’in çocukluk yılları, Nurs’ta anne ve babasının yanında geçer. Her şeyin nedenini, niçinini araştıran Küçük Said anne, babasına sürekli sorular sorar. 9 yaşında Tağ köyündeki Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine gider. Buradan köyüne geri gelir ve haftada bir eve gelen biraderi Molla Abdullah’tan ders alır. Ağabeyi, Molla Abdullah’tan aldığı haftalık dersi kâfi görmeyen zeki Said, bir yıl kadar sonra Seyyid Nur Mehmed’den ders alır. Daha sonra Hizan’a gider, orada değişik medreselerde kalır, ne var ki fazla dayanamaz ve köye geri gelir. Babasından izin alarak Arvas nahiyesine gider. Orada Mir Has Veli Medresesi’nde ders görmeye başlar. Daha sonra Doğubayazıt’a kadar bütün medreseleri dolaşır. Şeyh Muhammed Celali’den üç ay ders görür ve hocasından tüm konuların özetlerini öğrenir. İşte Said Nursi’nin hayatı boyunca aldığı tek ders bu üç aylık eğitimden ibarettir.
Bundan sonra eğitimine kendi çabaları ile devam eder. Çoklarının hocalarının yanında yıllarca kaldıkları halde anlayamadıkları konuları Allah vergisi zekâsıyla kendi kendine öğrenen Küçük Said eline geçirdiği kitapların açıklama kısımlarını bırakıp bütün kitapların yalnız metin kısımlarını okumakla yetinir. Cem’ul-Cevami, Şerh’ul- Mevakıf gibi zor kitapları kendi kendine okuyarak tek okumada anlayabilmektedir. Bu sıralarda henüz 13-14 yaşlarındadır. Bu yaşlarında ömrünün geri kalanı boyunca kimseye bir soru sormamak için karar alır. Kimseye soru sormayacak, kendine sorulan bütün suallere cevap verecektir. Ağabeyi Molla Abdullah onu imtihan eder. Bilgi ve derin vukufiyetini görünce ona talebe olur ve kardeşinden gizlice ders alır. Said’in ünü yavaş yavaş etrafa yayılmaya başlar. Siirt’te ilmi ve fazileti ile meşhur Fethullah Efendi’yi ziyaret eder ve Fethullah Efendi onu imtihana tabi tutar. Hangi kitaptan bahsettiyse onu bitirdim, der. Molla Fethullah: “Zekân iyi, acaba hıfzın nasıl?” diye bir soru yöneltir. Sonra “Makamat-ı Hariri’den, birkaç satırı iki defa okumakla hıfz edebilir misin?” diye kitabı kendisine verir. Kitabı eline alır, bir defa okur, ikinci okuyuşunu da ezberden yapar.
Dünya Hayatı
Hayatın lezzetini, zevkini isterseniz hayatınızı imanla hayatlandırınız ve farzlarla ziynetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.
Bediüzzaman Fotoğrafik Hâfızaya Sahipti
Alabildiğine zeki, akranlarının üç beş bakışta anladığı ve üç beş gün sonra unuttuğu bir dersi bir bakışta anlayan ve bir daha asla unutmayan muhteşem bir zekâya sahip birisiyle sıradan birisinin alacağı eğitim arasında fark olduğunu günümüz bilim adamları da söylüyor.
Bediüzzaman işte böyle bir zekâya sahiptir. Günümüz bilimsel ifadesiyle fotoğrafik bir zekâya sahip olan Bediüzzaman bir baktığı sayfayı adeta olduğu gibi hafızasına alarak gerektiğinde oradan istifade etmiştir.
İlim Allah’ın malı. Peygamberler ve onlara varis olanların geride bırakacağı miras ilimdir. Onlar sahip oldukları ilmin gösterdiği yolda her şeyi göze alarak yürürler. Harama nazar nisyan getirir. Bunu bilen Allah dostları haramın her türlüsünden azından çoğundan, gecesinden gündüzünde vs. kaçınmışlardır. İnsan zihni bir harddisk gibidir. O harddiskin bütün potansiyellerini kullanarak ondan daha sağlam istifade edebilme yine insanın kendisine düşen bir görevdir. Yani öyle insanlar var ki çok keskin diye tabir edilen zekâlarını haram dairede kullanarak zamanla tamamen iş yapamaz bir hale getirebilirler. Öyle insanlar da var ki onlarda Allah’ın bir nimet olarak kendilerine sunduğu zekâlarını her gün yeni bir ameliye ile bileyerek bir ateş parei zekâ haline getirebiliyorlar. İşte Üstad Bediüzzaman böyle bir zekâya sahiptir. Bütün kitaplarında, bütün talebelerinin şahadetiyle sabittir ki o bütün bu eserleri yazarken yanında Kur’an’dan başka olabilecek bir eser bulunmuyordu. Medrese tahsil hayatında iki yılda okunması gereken kitapları O’nun iki cuma arasında ezberleyebilmesi zekâsının durumunu gösteren örneklerdendir.
Kendi İfadesiyle Hafızası
1950’den sonraki günlerde, seksen yaşlarındayken yazdığı ‘Nur Âleminin Bir Anahtarı’ isimli en son eserinde hafızası ile ilgili ipuçları yer almaktadır: “Manevi nurun beşerin kafasında cilvesinin bir cüz’isi tırnak kadar kuvve-i hafızaya malik bir adamın kafasında, doksan kitabın kelimatı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hafızasının sahifesinin yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrik eden ve ona hoş gelen manaları ve kelimeleri ve savtları o tırnak kadar kuvve-i hafızanın sahifesinde istediği vakitte müracaat edip büyük bir kütüphane kadar bütün mahfuzatının aynı şeylerinin oradan istediklerini mevcut ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor.” (Emirdağ Lahikası - Mektup No: 83 - s.1858)
Kendine, dolayısıyla ilmi yeterliliğine güvenen insan bütün âlimlere meydan okuyarak “her istediğinizi sorun” diyebilir.
Daha genç bir delikanlı iken Van’ın çehresini değiştirmeye başlar, aşiretleri barıştırır, halkı uyandırmaya çalışır, bu arada da kendine ait bazı özellikleri ön plana çıkar.
1. Hediye ve para almaz.
2. Hiçbir âlime sual sormaz. Sadece sorulanlara cevap verir.
3. Talebelerini zekât ve hediye almaktan men eder.
4. Dünya malına karşı temkinlidir; “Bütün malımı bir elime alıp götürebilmeliyim.’’ der. Ve onu da hayatına tatbik eder.
Ondan Geriye Kalanlar
Said Nursi’den geriye miras olarak bir çift lastik ayakkabı, bir sepet, dört adet sefer tası, bir adet tencere, bir küçük çaydanlık, iki bardak, bir çarşaf, bir gömlek, üç mendil, bir havlu, pamuktan bir hırka, eski bir gömlek, eski bir havlu, eski bir mendil, bir bohça, kırık bir gözlük, bir dua kitabı, iki kalem, eski bir takvim, on beş lira bozuk para kalmıştır.
Sepet!
50’li yıllarda talebeleriyle bir mahkemeye giderken. Bir talebesi onun bütün “dünyasını” içine alan “sepet”ini taşıyor!
Hayvanlara Şefkatliydi
İnsanların yanı sıra hayvanlara bile son derece şefkatlice yaklaşır. Sineklere duyduğu şefkati yine yanındaki talebeleri yıllar sonra şöyle anlatacaktır: “Üstad hayvanlara karşı da çok şefkatliydi. Sinekleri biz dışarıya kovmaya çalışırken, soğuk diye buna razı olmuyordu. ‘Bunların zaten ömrü az kaldı, yarın bunlar ölecekler. Bunlar benim gece arkadaşlarımdır.’ diyordu. İlaçların sıkılmasını da hiç istemiyordu.” (Son Şahitler, 1. cilt, s. 380, Yüzbaşı Refet Barutçu)
Risaleleri, Köylüler Mum Işığında Gizli Gizli Çoğalttı
Said Nursi ilk Nur talebelerini de Barla’da yetiştirir. Barla’da 8,5 sene kalır. ‘Sözler’, ‘Lemalar’ ile ‘Mektubat’ın büyük bir kısmı Barla’da yazılır. Diğer bir deyişle Risale-i Nur’ların üçte ikisi Barla’da telif edilir. Ancak bu yazma işi büyük imkânsızlıklar içinde gerçekleştirilmiştir.
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİ'NİN BAZI KERAMETLERİ
Bediüzzaman'ın, hapiste olduğu halde, insanlarca 2-3 defa camide sabah namazını kılarken görülmesi
Bediüzzaman Denizli hapsinde iken , halk, iki-üç defa Üstad'ı muhtelif camilerde sabah namazını kılarken görür. Savcı işitir; hapishane müdürüne pürhiddet, "Bediüzzaman'ı sabah namazında dışarıya, camiye çıkarmışsınız" der. Tahkîkat yapar ki, Üstad hapishaneden dışarıya katiyen çıkarılmamış. Eskişehir Hapishanesinde iken de, bir Cuma günü, hapishane müdürü, katip ile otururken bir ses duyuyor: "Müdür Bey! Müdür Bey!" Müdür bakıyor; Bediüzzaman yüksek bir sesle: "Benim mutlaka bugün Ak Camide bulunmam lazım."
Müdür, "Peki Efendi Hazretleri" diye cevap veriyor. Kendi kendine, "Herhalde Hoca Efendi kendisinin hapiste olduğunu ve dışarıya çıkamayacağını bilemiyor" diye söylenir ve odasına çekilir.
Öğle vakti, Bediüzzaman'ın gönlünü alayım, Ak Camiye gidemeyeceğini izah edeyim düşüncesiyle Üstadın koğuşuna gider. Koğuş penceresinden bakar ki, Bediüzzaman içeride yok! Hemen jandarmaya sorar. "İçeride idi; hem, kapı kilitli" cevabını alır.
Derhal camiye koşar. Bediüzzaman'ın ileride, birinci safta, sağ tarafta namaz kıldığını görür. Namazın sonlarında Bediüzzaman'ı yerinde göremeyip, hemen hapishaneye döner; Hazret-i Üstadın "Allahü Ekber" diyerek secdeye kapandığını hayretler içerisinde görür. (Bu hadíseyi bizzat o zamanki hapishane müdürü anlatmıştır.)
Demir kelepçelerin Bediüzzaman namaz kılmak istediğinde açılması
"Molla Said elleri bağlı, muhafız nezaretinde Bitlis'e nakledildi. Jandarmalarla yolda giderken namaz vakti gelir. Namaz kılmak için, kelepçelerin açılmasını jandarmalara ihtar eder. Jandarmalar kabul etmeyince, demir kelepçeleri bir mendil gibi açarak önlerine atar. Jandarmalar, bu hali keramet addedip (keramet olarak düşünüp) hayretler içinde kalırlar. Teslimiyetle, rica ve istirham ile: Biz şimdiye kadar muhafızınız idik, bundan sonra hizmetçiniziz! derler. Bir gün Bediüzzaman'a soruldu: Kelepçeyi nasıl açtın? Dedi: Ben de bilmem. Fakat olsa olsa namazın kerametidir. (Tarihçe-i Hayat, s.42)
Bediüzzaman tecriddeyken aynı vakitte çarşıda görülmesi
Bediüzzaman hapiste iken, birgün o zamanın Eskişehir müdde-i umûmisi (savcısı) Üstadı çarşıda görür. Hayret ve taaccüble (şaşkınlıkla) ve vazifesine son vereceği ihtarıyla, hapishane müdürüne: "Ne için Bediüzzaman'ı çarşıya çıkardınız? Şimdi çarşıda gördüm." Müdür de: "Hayır, efendim. Bediüzzaman hapishanede, hatta tecriddedir; bakınız" diye cevap verir. (Tarihçe-i Hayat, s.192)
Dağ başında tam ihtiyacı varken ekmek bulması
Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi dedim ona: Git ekmek getir. İki saat, her tarafımızda kimse yok ki, oradan ekmek alınsın. "Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber dua etmek arzu ediyorum" dedi. Ben de dedim: "kal". Sonra hiç ilgisi olmadığı halde ve bir bahane yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: "Kardeşim, bir parça çay yap." O ona başladı, ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Üzülerek şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu temiz kalpli adama ne diyeceğim? diye düşünmede iken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim, gördüm ki: Koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: "Süleyman müjde! Cenab-ı Hak bize rızık verdi." O ekmeği aldık, bakıyoruz ki kuşlar ve vahşi hayvanlar hiçbiri ilişmemiş. Yirmi-otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün kâfi geldi. Bir yerden, bitmek üzere iken, dört sene sâdık bir dostum olan müstakîm (temiz, doğru) Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi. (Tarihçe-i Hayat, ss.249-251)
Vefat edeceği tarihi ve mezarının gizli kalacağını önceden bilmesi
Bediüzzaman öleceği tarihi, ölümünden bir süre sonra kendi mezarının yıkılacağını ve ayrıca bu olayın 1921 yılında gerçekleşeceğini "Eddai" isimli şiirinde detaylı olarak bildirmiştir. (Sözler, s.635)
Rüyada bir hitabe
Meâli ve hatırda kalan elfazı aynendir.
1335 senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:
Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:
"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."
Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki: "Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et." Ayakta durup dedim: "Sorun, cevap vereyim." Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?" Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız…" (Sünuhat, ss. 55-57)
Gece gördüklerinin gündüz aynen çıkması
Rü'ya-yı sâdıka benim için hakkalyakîn (Mârifet mertebesinin en yükseği. En yakînî bir surette hakikatı müşahede edip yaşamak hali.) derecesine gelmiş .... Bir değil, yüz değil, belki bin defa; gecede, hiç düşünmediğim halde gördüğüm bazı adamlar veyahut söylediğim mes'eleler, o gecenin gündüzünde az bir tabir ile aynen çıkıyor. Demek en cüz'î hâdisat (en küçük bir olay) vukua gelmeden (meydana gelmeden) evvel hem mukayyeddir (kayıtlıdır), hem yazılmıştır. Demek tesadüf yok, hâdisat (olaylar) başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir. (Mektubat, s.372)
Komünizmin yıkılacağını bilmesi
"Divan-ı Harb-i Örfi'den beraat alıp, İstanbul'dan ayrılır. Deniz yolu ile Batum'a gelir ve Tiflis'e geçer. Şeyh Sanan Tepesine çıkarak, şehri yukarıdan temaşa ederken, yanına bir Rus polisi gelir ve sorar:
- "Niye böyle dikkat ediyorsun?"
Bediüzzaman der;
- "Medresemin planını yapıyorum."
O der;
- "Nerelisin?"
Bediüzzaman;
- "Bitlisliyim"
Rus Polisi
- "Bu Tiflis'tir"
Bediüzzaman;
- "Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir"
Rus polisi:
- "Ne demek?"
Bediüzzaman;
- "Asya'da alem-i İslam'da üç nur birbiri arkasında inkişafa başlıyor (görülüyor, meydana çıkıyor). Sizde birbiri üstünde üç zulmet (zulümat, karanlık) inkişafa başlayacaktır (görülmeye başlayacaktır). Şu perde-i müstebidane (keyfi perde, Zorbaca) yırtılacak, takallüs edecek (toplanacak), ben de gelip burada medresemi yapacağım."
Rus Polisi:
- "Heyhat şaşarım senin ümidine?"
Bediüzzaman:
- "Ben de şaşarım senin aklına. Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır." (Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, sf.144, Nesil Yayınevi)
Geleceğe dair çok haber alması ancak bunların bir kısmını aktarmasına izin verilmediğini ifade etmesi
Bu makamda perde indi. Yazmaya izin verilmedi. Başka zamana te'hir edildi (ertelendi). (Şualar, s.266)
Mânevî ve ehemmiyetli bir cânibden (yönden), şimdiki zelzele münâsebetiyle altı yedi cüz'î suâle karşı, yine mânevî ihtar (uyarı) yardımıyla cevapları kalbe geldi. Tafsilen (uzun uzadıya) yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen (özlüce) kısacık yazılacak. (Sözler, s.178)
İçinden geçirdiklerinin anında gerçekleşmesi
İkinci misal: Gayet küçük ve lâtîf, bugünlerde vaki olan meseleyi söyleyeceğim. Şöyle ki: Fecirden evvel hatırıma geldi ki; bir zâtın kalbine vesvese verecek bir tarzda tarafımdan sözler söylenilmişti; keşke dedim onu görseydim, kalbindeki dağdağayı (ızdırabı, telaşı) izale (giderebilseydim) etseydim. Aynı dakikada, Nis'e (Eğirdir ilçesinin sahilinde bir ada) gitmiş bir parça kitabım bana lâzım idi; keşke elime geçseydi dedim. Sabah namazından sonra oturdum; baktım aynı zat, o kitab parçası elinde olduğu halde içeri girdi. Ona dedim: "Senin elindeki nedir?" Dedi: "Bilmiyorum, kapının önünde Nis'ten gelmiş diye birisi bana verdi; ben de size getirdim." FesübhanAllah dedim; böyle bir vakitte bu adamın evinden çıkıp gelmesi ve şu Söz'ün Nis'den gelmesi, hiç tesadüfe benzemiyor. Ve böyle bir adama şöyle bir parça kitabı aynı dakikada eline verip bana gönderen, elbette Kur'an-ı Hakîm'in himmetidir diyerek, Elhamdülillah dedim; benim en küçük, ehemmiyetsiz, hafî arzu-yu kalbimi (gizli kalbi arzumu) bilen birisi, elbette bana merhamet ediyor, beni himaye ediyor; öyle ise dünyanın minnetini beş paraya almam..." (Mektubat, Sayfa 341)
Avrupa Birliği'nin oluşacağını haber vermesi ve sonrasında İslam ahlakının hakimiyetini müjdelemesi
O vakit Eski Said demiş:"Osmanlı hükûmeti Avrupa ile hâmiledir. Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyete hâmiledir; o da bir İslâm devleti doğuracak," Şeyh Bâhid'e söylemiş. O allâme zât demiş: "Ben de tasdik ediyorum." (Münazarat, sf. 147)
Bir rüyasında İslam ahlakının gelecekteki hakimiyetini izah etmesi
Rüyada bir hitabe:
Meâli ve hatırda kalan elfazı aynendir.
1335 senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:
Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi:
"Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."
Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki: "Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et." Ayakta durup dedim: "Sorun, cevap vereyim." Biri dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?" Dedim: "Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız…" (Sünuhat, ss. 55-57)
Bediüzzaman'ı ağlatan Eskişehir Lisesi'ndeki hanım öğrenciler
"Bir zaman, Eskişehir hapishanesinin penceresinde bir cumhuriyet bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki: O elli-altmış kızlardan ve talebelerden kırk-ellisi kabirde toprak oluyorlar, azab çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş-seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar.. kat'î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz." (Şuâlar, s. 198)
Üstad'ın kendi vefat yaşını 26 yıl öncesinden bilmesi
İÇİNDEN GEÇİRDİKLERİNİN ANINDA GERÇEKLEŞMESİ - "NİS'DEN GELEN KİTAP VE KONUŞMAK İSTEDİĞİ ADAMIN KAPISINA GELMESİ
İkinci misal: Gayet küçük ve lâtîf, bugünlerde vaki olan meseleyi söyleyeceğim. Şöyle ki: Fecirden evvel hatırıma geldi ki; bir zâtın kalbine vesvese verecek bir tarzda tarafımdan sözler söylenilmişti; keşke dedim onu görseydim, kalbindeki dağdağayı (ızdırabı, telaşı) izale (giderebilseydim) etseydim. Aynı dakikada, Nis'e (Eğirdir ilçesinin sahilinde bir ada- Üstad Barla'ya bu adadan kayıkla götürülüyormuş) gitmiş bir parça kitabım bana lâzım idi; keşke elime geçseydi dedim. Sabah namazından sonra oturdum; baktım aynı zat, o kitab parçası elinde olduğu halde içeri girdi. Ona dedim: "Senin elindeki nedir?" Dedi: "Bilmiyorum, kapının önünde Nis'ten gelmiş diye birisi bana verdi; ben de size getirdim." FesübhanAllah dedim; böyle bir vakitte bu adamın evinden çıkıp gelmesi ve şu Söz'ün Nis'den gelmesi, hiç tesadüfe benzemiyor. Ve böyle bir adama şöyle bir parça kitabı aynı dakikada eline verip bana gönderen, elbette Kur'an-ı Hakîm'in himmetidir diyerek, Elhamdülillah dedim; benim en küçük, ehemmiyetsiz, hafî arzu-yu kalbimi (gizli kalbi arzumu) bilen birisi, elbette bana merhamet ediyor, beni himaye ediyor; öyle ise dünyanın minnetini beş paraya almam..." (Mektubat, Sayfa 341)